Global Krizler ve Tarım Sektörü

Bu hafta, tarımın en can alıcı meselelerinden birine, yani “dış girdilere bağımlılık” konusuna değinelim. Daha önceki yazılarımda sentetik gübrelerden, pestisitlerden, toprak işleme yöntemlerinden, tohumlardan ve toprak sağlığından bahsetmiştim. Şimdi hepsini bir araya getirip şu soruyu sormak lazım: Konvansiyonel tarım, bu girdiler olmadan ayakta kalabilir mi? Organik tarım ise bu bağımlılığı gerçekten azaltabiliyor mu? Kendi çiftliğimizde on yılı aşkın süredir yaşadığımız tecrübeler, bu sorunun cevabı hakkında bize önemli bir fikir veriyor.

Günümüzde konvansiyonel tarım, adeta bir “girdi fabrikası” gibi çalışıyor. Sentetik girdiler ve vahşi uygulamalar nedeniyle canlılığını kaybeden topraklarda artık bu girdiler olmadan ticari bir tarım yapmak mümkün değil. Bu durum stratejik öneme sahip bu sektörü hiç olmadığı kadar kırılgan bir hale getirdi. Hatırlayın, 2022’de Rusya-Ukrayna savaşı patlak verdiğinde gübre fiyatları %80-100’ü aşan artışlar göstermişti. Bu şok, hayvan yemlerini de doğrudan vurdu; çünkü yemlerin temel hammaddeleri olan mısır, soya küspesi ve arpa fiyatları aynı dönemde %30-50 arasında yükselmişti. Türkiye gibi büyük ithalatçı ülkelerde yem maliyetlerindeki bu sıçrama, özellikle tavuk ve süt hayvancılığını derinden etkiledi; birçok işletme yem fiyatlarındaki artış nedeniyle zarar etti veya üretimini kısmak zorunda kaldı. Benzer şekilde, bugün Hürmüz Boğazı gibi kritik bir su yolunun kapanması ile tekrar aynı şeyleri konuşuyoruz ve bu kez sorun daha büyük görünüyor; çünkü boğaz, küresel gübre ticaretinin yaklaşık üçte birini taşıyor ve Körfez ülkeleri ürettiği azotlu gübrelerin büyük kısmını buradan ihraç ediyor.

Ülkemizin bu krize bir önceki döneme kıyasla biraz daha hazırlıklı girdiğini söyleyebiliriz. Özellikle tohum üretiminde son yıllarda ciddi mesafe kat ettik; eskiden net ithalatçı konumundayken artık birçok sebze ve meyve tohumunda net ihracatçı hale geldik. Ancak gübre konusunda hâlâ yüksek oranda ithalata bağımlıyız. 2025 verilerine göre Türkiye’nin üre ithalatı yıllık ortalama 2,7-2,8 milyon ton civarında seyrediyor ve bu girdilerin büyük kısmı Körfez rotalarından geçiyor. Gübre stoklarımız şu an güçlü görünse de, krizin uzaması durumunda fiyatların ne kadar yükseleceğini ve hasat dönemini nasıl etkileyeceğini tahmin etmek oldukça zor.

Organik tarım ise bambaşka bir felsefeye dayanıyor. Özellikle agro-ekolojik yöntemler uygulandığında toprağın dış girdilere bağımlılığı yıllar içinde azalıyor ve döngüsel bir sistem oluşuyor. Kendi gübresini, tohumunu, doğal ilaçlarını üretebilen bir çiftçi bu gibi krizlere karşı çok daha güçlü durabiliyor. Her ne kadar ilk yıllarda uygulaması çok büyük sabır ve emek gerektirse de bu sistem yıllar içerisinde meyvelerini vermeye başlıyor. Daha da önemlisi ise verilen bütün bu emek sonraki nesillere artarak taşınıyor.

Elbette organik tarım da tamamen girdisiz değil. Bu krizlerden biz de nasibimizi fazlasıyla alıyoruz. Özellikle mazot fiyatlarındaki artış traktör ve taşıma maliyetlerimizi katlıyor. Krizin neden olduğu enflasyon dalgası ile beraber artan işçi maliyetleri ise yoğun oranda insan emeğine bağlı olan sebze, meyve ve yeşillik gibi ürünlerin hasat, budama, bakım gibi maliyetlerini arttırıyor. Bunların yanı sıra çiftlik içerisinde kullanılan her türlü ekipman, araç, elektrik ve sulama maliyetleri de bu krizlerle beraber belimizi büker hale geliyor.

Bunların yanı sıra çiftlikte üretme şansımız olmayan bazı organik gübre, esansiyel yağlar veya yararlı bakteri preparatlarını da dışarıdan almamız gerekiyor. Ama kritik fark şu: Bu girdiler konvansiyonel tarımda olduğu gibi “zorunlu” değil, çoğu zaman “destekleyici” görevinde. Toprak sağlıklıysa, kendi mikroorganizma ordusu besini bitkiye taşıyor; örtü bitkileri azotu havadan tutuyor; polikültür zararlıları doğal yolla dengeliyor. Konvansiyonel tarımda ise bahsedebileceğimiz bir denge yok. Toprak ölü bir yatağa dönüştüğü için her şey dışarıdan getirilmek zorunda.

Özetleyecek olursak hepimiz aynı toplumda yaşıyoruz ve ekonomik dalgalanmalardan etkilenmememiz mümkün değil. İşte bu nedenle marjinal örneklere değil, ülke geneline yayılmış tarımsal reformlara ihtiyacımız var. Bu sayede global krizlerin etkilerini minimuma indirebilir ve gıda güvenliğinden bahsedebiliriz. Tarım yaparken doğayı savaşılacak bir düşman olarak görmeden, onun liderliğinde yol aldığımızda ise hepimiz kazanacağız.

Gelecek nesillere bırakacağımız mirasın, “girdiye bağımlı bir tarım” değil, “kendi kendine yeten, dirençli bir sistem” olması dileğiyle… Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

RELATED ARTICLES